
Çukurova Öğretim Elemanları Derneği Yönetim Kurulu, YÖK Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar’ın öğretim programlarının süresinin kısaltılmasına yönelik bir çalışma yürütüldüğünü kamuoyuna açıklamasının ardından bir açıklama yaptı.
Açıklama aynen şöyle:
“Ayrıntıları henüz netleşmemekle birlikte, yaz aylarının da akademik takvime dâhil edilmesi, her biri 12–14 haftadan oluşan üç yarıyıllı bir yapı oluşturulması ve işletmelerin eğitim süreçlerindeki rolünün artırılması yoluyla “dual öğretim” modelinin hayata geçirilmesinin planlandığı anlaşılmaktadır.
Bu açıklamalar, YÖK’ün yükseköğretime yaklaşımının ne derece merkeziyetçi ve hiyerarşik bir
anlayışa dayandığını bir kez daha göstermektedir. Aynı zamanda üniversitelerin kurumsal
özerkliği, bilimsel özgürlük, bilimsellik, akılcılık, demokrasi, aydınlanma ile insan ve toplum
anlayışı bakımından çok boyutlu ciddi bir soruna da işaret etmektedir.
YÜKSEKÖĞRETİM ANLAYIŞINDA YENİ BİR KÖKLÜ KIRILMA: DUAL ÖĞRETİM YA DA MESEM’LEŞME
Türkiye yükseköğretim tarihinde YÖK’ün kuruluşu başlı başına köklü bir kırılma yaratmıştır.
Vakıf üniversitelerinin ortaya çıkışı ise ikinci büyük kırılma olarak değerlendirilebilir. Bugün
ise “yönetişim” ya da “paydaş” anlayışını aşan biçimde işletmelerin doğrudan yükseköğretimin
bir parçası haline getirilmesi (dual öğretim), üçüncü ve niteliksel olarak daha derin bir kırılma
anlamına gelmektedir.
YÖK tarafından yapılan açıklamalarda yer alan “istihdama duyarlılık”, “uygulama temelli
eğitim”, “sektörün doğrudan eğitim süreçlerine katılımı” gibi ifadeler, staj uygulamalarının
işyeri temelli mesleki eğitime dönüştürülmesini ve dual öğretim modelinin yükseköğretimin
geneline yaygınlaştırılmasını hedefleyen bir yaklaşımı işaret etmektedir.
Akademik öğretim, “işyeri temelli mesleki eğitim” anlayışıyla işletmelerde çıraklığa
indirgenemez. Ayrıca Türkiye’de yüksek teknolojiye dayalı üretimin son derece sınırlı olduğu,
Almanya ya da ABD benzeri bir sanayi ve araştırma altyapısının bulunmadığı dikkate
alındığında, dual öğretim modelinin yalnızca bilimsel eğitim açısından değil, uzmanlık öğretimi
açısından dahi uygun olmadığı açıktır.
Türkiye koşullarında meslek ve uzmanlık öğretiminin ağırlıklı olarak okul temelli biçimde,
yüksekokullar ve üniversiteler bünyesinde sürdürülmesi gerekmektedir.
SÜRE MESELESİ: YÖK DEĞİL, AMAÇ VE KONUNUN GEREKLERİ BELİRLEYİCİ OLMALIDIR
YÖK Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar, “daha yoğun ve daha kompakt bir eğitim” anlayışıyla
akademik takvimin sıkıştırılacağını, yaz döneminin bir bölümünü de kapsayacak şekilde üç
yarıyıllı bir sisteme geçileceğini ve her bir yarıyılın 12–14 haftaya düşürülmesiyle dört yıllık
lisans eğitiminin üç yılda tamamlanabileceğini ifade etmektedir.
Oysa dünyada da Türkiye’de de, bilimsel araştırmanın temel amaç olduğu fakülte öğretimi için
dört yıl dahi asgari bir süredir. Akademik takvimde teknik olarak kimi düzenlemeler yapmak
mümkündür ancak YÖK tarafından önerilen düzenlemelerin bilimsellikle ve üniversite
anlayışıyla uzlaşır bir yönü bulunmamakta, hiçbir ciddi gerekçe ifade edilmemektedir.
Türkiye yükseköğretim sisteminde uzun süredir var olan yapısal sorunlardan biri, operasyonel
meslek ve uzmanlık öğretimi ile bilim üretimine ve teknoloji geliştirmeye dayalı akademik
eğitimin iç içe geçirilmiş olmasıdır. Meslek yüksekokulları ve yüksekokullar, teknikerlikten
mühendisliklere ve çeşitli sosyal hizmet alanlarına kadar farklı amaçlara yönelik olarak iki ya
da üç yıllık sürelerde yapılandırılabilir. Nitekim yakın geçmişte eğitim enstitüleri, akademiler
ve teknik yüksekokullar bu çeşitlilik içinde faaliyet göstermiştir. Günümüzde ise yaygın model,
iki yıllık meslek yüksekokulları ile dört yıllık fakültelerden oluşmaktadır.
Öğretim programlarının amaçlarına ve sürelerine YÖK’ün karar vermesi kabul edilemez. Bu
kararlar, ilgili akademik kurullar tarafından, eğitimin amacı ve gerekleri esas alınarak, bilimsel
ve rasyonel ölçütlerle belirlenmelidir.
YÖK’ÜN GEREKÇELERİ GERÇEKLİKLE ÖRTÜŞMÜYOR:
ÖĞRENCİLERİN YÜZDE 62’Sİ ZATEN İKİ YILLIK YA DA AÇIK/UZAKTAN ÖĞRETİMDE
YÖK tarafından dile getirilen gerekçelerden biri, öğrencilerin daha erken iş yaşamına
katılmasının sağlanması ve ara eleman ihtiyacının karşılanmasıdır. Oysa erken mesleğe
yönelmek isteyenler için Türkiye’de uzun süredir yaygın biçimde iki yıllık meslek
yüksekokulları ve ön lisans programları bulunmaktadır. Bu yönüyle, lisans süresinin
kısaltılmasının yeni bir ihtiyaca yanıt verdiğini söylemek mümkün değildir.
Mevcut yükseköğretim verileri zaten bu durumu açıkça ortaya koymaktadır:
Türkiye’de aktif durumda bulunan 205 üniversite, 2068 fakülte, 327 yüksekokul, 1019 meslek
yüksekokulu ve toplam 7227 aktif program bulunmaktadır. Yükseköğretimde okuyan toplam
öğrenci sayısı 6.715.761’dir. Bu öğrencilerin 3.064.184’ü meslek yüksekokullarında (ön lisans
programlarında) öğrenim görmektedir. Buna ek olarak, 1.080.280 açık ve uzaktan öğretim
lisans öğrencisi de bulunmaktadır.
Bu verilerden hareketle Türkiye’de öğretim süresine göre öğrenci dağılımı şöyledir:
Öğretim Süresi Öğrenci Sayısı %
2 yıllık veya açık/uzaktan öğretim 4.144.464 61,71
Örgün 4–6 yıllık 2.571.297 38,29
Toplam 6.715.761 100,00
Bu veriler, YÖK’ün “erken istihdam” gerekçesinin, mevcut yükseköğretim gerçekliğiyle
örtüşmediğini açık biçimde göstermektedir. Yükseköğretim sistemimizdeki mevcut
öğrencilerin yalnızca %38,29’u 4-6 yıllık örgün programlara devam etmektedir. Geri kalan
%61,71’lik kesim ise ya YÖK’ün istediği gibi erkenden istihdama katılmak üzere 2 yıllık
okullarda okumaktadır ya da hâlihazırda açık öğretime devam ettiği için “istihdama uygun”
durumdadır.
EN YÜKSEK İŞGÜCÜNE KATILIM YÜKSEKÖĞRETİM MEZUNLARINDA
Kamuoyunda zaman zaman yükseköğretim mezunlarının büyük ölçüde işsiz olduğu yönünde
yanıltıcı bir algı oluşturulmaktadır. Oysa resmi istatistikler bu iddiayı doğrulamamaktadır.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, eğitim düzeyine göre işgücüne katılım
oranları incelendiğinde, en yüksek katılım oranı yükseköğretim mezunları arasında
görülmektedir.
2024 yılı itibarıyla, 15 yaş ve üzeri nüfusta genel işgücüne katılım oranı %54,2 iken,
yükseköğretim mezunlarında bu oran %77,5 düzeyindedir. İşgücüne katılma verileri
yükseköğretim mezunlarının diğerlerine göre daha fazla istihdam olanağına sahip olabildiğini
göstermektedir.
Bu veriler, toplam nüfus içinde, en yüksek işgücüne katılım oranlarının yükseköğretim
mezunları arasında olduğunu açıkça göstermektedir. Buradaki asıl sorun istihdam
piyasasındaki daralma ve mezunların kendi alanlarında iş bulamamaları ile ilgilidir. Bu
sorunları iş piyasalarına daha fazla insan dâhil etmekle değil, ancak emeği önceleyen yeni bir
istihdam yapılanmasıyla çözmek mümkün olabilir.
SÜRE MESELESİ KREDİ VE SAAT DEĞİL, ÖZÜMSEME VE NİTELİK MESELESİDİR
Yükseköğretimde derslerin yalnızca kredi ve saat hesabıyla art arda dizilmesi, bilimsel bir
eğitim yapıldığı anlamına gelmez. Üniversite eğitimi yalnızca bir meslek kazandırma süreci
değildir; bilimsel bakış açısının edinilmesini, araştırma yapma, sorgulama, sorun tanımlama ve
çözüm geliştirme becerilerinin kazanılmasını, dünyayı anlama ve değişimi yönlendirme
kapasitesinin geliştirilmesini hedefleyen bütünlüklü bir süreçtir. Aynı zamanda öğrenmenin
öğrenilmesini ve yeni bilgi üretimini mümkün kılan yapısal bir eğitim biçimidir.
Üniversite eğitimi, kuramsal ve uygulamalı dersleri, temel bilimleri, sosyal bilimleri, kültür ve
sanatı, laboratuvar çalışmalarını ve saha araştırmalarını bir arada içeren, birbirini tamamlayan
bileşenlerden oluşur. Yükseköğretimden bu bileşenler çıkarılıp yalnızca mesleki uygulama
becerileri bırakıldığında, geriye üniversite değil, MESEM ya da çıraklık sistemi kalır.
NİTELİKLİ ORTAÖĞRETİM VE YÜKSEKÖĞRETİM SORUNU
Ülkedeki yükseköğretimin temel sorunlarının başında, ortaöğretimde yaşanan ciddi nitelik
kaybı gelmektedir. Eğitimin ticarileştirilmesi ve dinselleştirilmesine yönelik uygulamalar,
ortaöğretimdeki niteliksizleşmeyi daha da derinleştirmektedir. Sınav odaklı eğitim anlayışı,
okulların fiziksel altyapı ve donanım eksiklikleri, kalabalık sınıflar, ikili öğretim, taşımalı eğitim,
çocuk ve gençlerin dini cemaat ve vakıflara yönlendirilmesi, öğretmenlere insanca
yaşayabilecekleri ücretler ödenmemesi ile birlikte sözleşmeli öğretmenlik gibi uygulamalar
gibi yaklaşımlar, ortaöğretim kurumlarını giderek işlevsiz hale getirmektedir.
Bu koşullar altında, üniversite sınavlarında matematik ve fen alanlarında eksi netlerle
mühendislik, mimarlık ve şehir plancılığı gibi bölümlere yerleşen öğrencilerin bulunması
şaşırtıcı değildir. Böyle bütünlüklü olarak düşünüldüğünde, yükseköğretimde yaşanan
sorunların kaynağının eğitim süresinin uzunluğu olmadığı, pek çok başka sorunla birlikte alt
kademelerde biriken nitelik kaybının da önemli bir etken olduğu açıkça görülebilir.
BİLİM VE ARAŞTIRMA SÜRECİNİN YOK SAYILMASI
Eğitim süresinin kısaltılması ve yaz aylarının da akademik takvime dâhil edilerek öğretimin
sıkıştırılması, akademik kadroları yalnızca ders anlatmaya zorlayan bir işleyiş yaratacaktır. Bu
durumda öğretim elemanları araştırma yapmaktan, bilimsel çalışmalara katılmaktan, proje
üretmekten ve akademik olarak kendilerini geliştirmekten giderek uzaklaşacaktır.
Ders yükünün yılın on iki ayına yayılması, bölüm derslerinin bilimsel ve teknik niteliğini
aşındıracak, üniversitelerde araştırma faaliyetlerini fiilen sona erdirecektir. Öğrenciler ise yıl
boyunca ders almaya zorlanarak sosyal, kültürel ve entelektüel gelişimlerini destekleyen
üniversite yaşamından mahrum bırakılacaktır.
Gerçek sorun, yükseköğretimde çok ders verilmesi ya da eğitimin süresinin uzunluğu değildir.
Asıl sorun, içeriği boşaltılmış, bilimsel niteliğini yitirmiş programlardır. Tartışılması gereken
eğitim süresi değil, eğitimin niteliği, derinliği ve bilimsel içeriğidir.
Açıklamalarda kullanılan “esneklik”, “verimlilik” ve “uluslararası uyum” gibi kavramlara
rağmen, bu yaklaşımın arka planında yükseköğretimin akademik eğitimden uzaklaştırılması,
sistematik biçimde piyasalaştırılması ve daraltılması bulunmaktadır. Eğitim süresinin
kısaltılmasının temel amacı, yükseköğretimi kamusal bir alan olmaktan çıkararak sermayenin
kısa vadeli ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırmaktır. Bu durum, üniversitelerin bilimsel bilgi
ve teknoloji üreten kurumlar olmaktan çıkıp yalnızca işgücü belgesi dağıtan yapılara dönüşmesi
riskini doğurmaktadır.
YETKİ, YÖNETİM VE DEMOKRASİ AÇISINDAN DA SORUNLU BİR YAKLAŞIM
Mevcut anayasal ve yasal düzenlemelerde dahi üniversiteler özerk kuruluşlar olarak
tanımlanmıştır. Program önerileri, ders içerikleri ve akademik takvim de dâhil olmak üzere
akademik konularda karar alma yetkisi, bölüm ve fakülte akademik kurulları ile üniversite
senatolarına verilmiştir.
Bu çerçevede YÖK’ün yukarıdan, merkezi ve keyfi biçimde yaptığı belirlemeler yalnızca
bilimsellikten uzak değildir; aynı zamanda demokrasi ve uygar bir toplum anlayışı bakımından
da ciddi sorunlar barındırmaktadır.
BİLİM, AKIL VE DEMOKRASİYE DAYALI YÖNETİM İHTİYACI
Eğitim ve öğretim sürelerine ilişkin kararlar, tüm toplumu ilgilendiren kamusal kararlardır ve
hiyerarşik, bürokratik bir yapıya devredilemez. Bilimsel ilerleme, aydınlanma ve demokrasi
için üniversitelerin kurumsal özerkliği ve bilimsel özgürlükleri güvence altına alınmalıdır.
Öğretim süreleri, programların içeriği ve üniversitelerin işleyişi, bilimin, aklın ve çağdaş
uygarlığın birikimleri temel alınarak, ilgili akademik kurullar tarafından belirlenmelidir.
SONUÇTA
Bu tablo birlikte değerlendirildiğinde, lisans eğitiminin süresinin kısaltılmasına ve dual öğretim
modelinin yaygınlaştırılmasına yönelik girişimlerin, ne yükseköğretimin mevcut gerçekliğiyle
ne gençlerin ihtiyaçlarıyla ne de bilimin ve üniversitenin tarihsel-toplumsal işleviyle örtüştüğü
görülmektedir. Tartışma, teknik bir “takvim” ya da “kredi saati” meselesi değil, üniversitenin ne
olduğu, ne işe yaradığı ve kimin için var olduğu sorusudur.
Üniversiteler, hızlandırılmış diplomalar üreten, işletmelerin kısa vadeli ihtiyaçlarına göre
biçimlenen yapılar değildir. Üniversiteler, bilimsel bilgi üreten, eleştirel düşünceyi geliştiren,
toplumsal sorunlara kamusal sorumlulukla yaklaşan ve gençlere yalnızca bir meslek değil, bir
gelecek ufku sunan kurumlardır. Eğitim süresini kısaltmak, araştırmayı tasfiye etmek ve
akademiyi öğreticiliğe indirgemek; üniversiteleri güçlendirmez, tersine zayıflatır.
Yükseköğretimin karşı karşıya olduğu sorunlar, süreyi daraltarak, öğretimi sıkıştırarak ya da
üniversiteleri MESEM benzeri yapılara dönüştürerek çözülemez. Asıl ihtiyaç duyulan, nitelikli
ortaöğretimden başlayarak yükseköğretimi yeniden kamusal, bilimsel ve özerk bir zeminde ele
alan bütünlüklü bir yaklaşımdır. Bilimsel özgürlüklerin, akademik özerkliğin ve demokratik
yönetimin güvence altına alınmadığı hiçbir düzenleme, üniversitelerin ve toplumun yararına
olmayacaktır.
Bu nedenle, yükseköğretimi piyasanın dar gereklerine göre yeniden biçimlendiren, bilimi,
araştırmayı ve üniversite yaşamını ikincilleştiren bu anlayışı kabul etmiyor, üniversitelerin
kamusal, bilimsel ve özerk niteliğini savunmaya devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla
duyuruyoruz.
Çukurova Öğretim Elemanları Derneği Yönetim Kurulu”
